top of page

Ava Giderken Kovulanlar

8 Ağu
4 dakikada okunur

Bu yakıcı ve suçlayıcı bakışların üzerime çivilendiği ilk sefer değildi. Her büyük etkinlikte aynı olay yaşanıyordu. Birisi bir sakarlık ya da hata yapıyor, asıl sorumlunun kim olduğu araştırılmadan kabahat en göz önündeki kişiye, yani bana patlıyordu. “Bardağı sen mi kırdın Soner? Kanepeleri sen mi devirdin Soner? Yer ıslaktı, niye silmedin Soner? Ekip genişletme başvurusunu neden yapmadın Soner? Soner, Soner, Soner!” İsmimden de koordinatörün o parıldayan, sinirini boşaltmak için kurban olarak beni seçen gözlerinden de bıkmıştım artık. Yanıma hararetli adımlarla geldiğini görür görmez ellerimi önümde kavuşturup başımı eğmem bile öfkesini dindirmeye yetmemişti. “Şarabı sen mi döktün Soner?”


“Hangi şarabı efendim?”


“Bilmiyormuş gibi yapma, loca ile ilgilenen sen değil misin? Özel konuklara ikram edecektik o şişeyi, en pahalı markamızdı. Bir işi düzgün yapsan şaşardım zaten!”


Loca dediği anda sinirlenerek duvar dibinde dikilen kişiye döndüm. Locanın bugünkü sorumlusu olan Mert keyiften dört köşeydi. Önündeki tezgaha ellerini dayamış, eğlenerek beni izliyordu. Tahmin ettiğim gibi yine koordinatörü dolduruşa getirmiş, suçu üzerime yıkmıştı. Herif öyle büyük bir yılandı ki dünyanın en masum insanını bile çıldırtabilir, yapmadığı şeyleri yapmış gibi hissettirebilirdi. Bunu bir buçuk sene önce, işe başladığım ilk zamanlarda fark etmiştim. O günlerde ikimiz de yeniydik fakat Mert en başından beri öyle sinsi, öyle içten pazarlıklı biriydi ki hızlı bir şekilde güven kazanmıştı. Yaptığı her hatayı ustalıklı bir şekilde üzerime yıkmayı beceriyordu. Ben de alışık olmadığım bu tavırlara karşılık önceleri yerime siniyor, boyun bükerek ona karşı yeniliyordum. Fakat sürekli azar yemek, üstümdekilere karşı el pençe divan durmak son zamanlarda beni çok boğmaya başlamıştı. Annemin, sessiz ve uyumlu olmazsam eğer başıma iş açılacağına dair öğütlerine artık uymak istemiyordum çünkü bakın, susunca da başıma iş açılmaya devam ediyordu.


Mert’in eğlenen ifadesini süzüp gülümsedim. Birkaç aydır ataklarına ustalıklı bir şekilde karşılık verdiğim için beni eskisinden daha çok sınıyordu. Aramızdaki çekişmenin sertleştiğinin farkındaydım, yine de şu anki durum sanıyorum fazla ciddiydi. Koordinatörün bu gibi hatalara toleransı olmadığını herkes bilirdi, ayrıca bugünkü etkinlik çok mühim bir etkinlikti. Mert’in bu kadar kirli oynadığı ilk sefer olabilirdi. O yüzden kendimi dizginlemeyecektim.


“Ah, o meseleyi mi diyorsunuz?” diye fısıldadım ve mahcup bir şekilde başımı kızgın bir boğaya benzeyen adama eğdim. “Efendim, bu seferlik mazur görebilir misiniz? Mert de böyle olsun istemezdi eminim.”


“Ne anlatıyorsun, Mert ne alaka?”


Elimle dudaklarımı perdeleyip “Bilmiyor musunuz?” dedim. “Mert loca için benden yardım istemişti, yetişemediğinden ona destek olmaya gittim ve haline çok üzüldüm. Son zamanlarda titreme hastalığına mı ne yakalanmış, görmeniz lazım zangır zangırdı vallahi! Elinden zor aldım tepsileri, işine ne kadar bağlı bilirsiniz. Tam şarabı bana verirken kayıp düştü işte. Lütfen ona kızmayın, hastalık malum…”


“Titreme hastalığı mı?” 


“Detayları bilmiyorum ben de efendim. Geçenlerde hastaneye gitti ya, sanırım nörolojik bir sıkıntısı varmış. Sizden gizlemek istedi ama locadaki karmaşayı izlemeye kalbim dayanmıyor artık. Bence Mert’in biraz dinlenmesi lazım.”


Kafası karışık bir şekilde arkaya dönüp hafif bir endişeyle bizi izleyen Mert’e baktı. “Anlamıyorum Soner, o da bana senin döktüğünü söyledi.”


“Benim de hatam var efendim, size hastalığını söylemesi gerektiğini diyemedim ona. Üzüldüm haline, anlarsınız ya. Son birkaç aydır hiç iyi değil. O yüzden sustum, hatalarını üstlendim. Neticede iş arkadaşım. Ama fark ettim ki artık dinlenmesi lazım, ya misafirlerimizin üzerine dökülseydi? Ne olursa olsun işi riske atmamamız gerektiğini bize siz söylemiştiniz.”


“Nasıl yani, son birkaç aydır seni boşuna mı azarlıyorum ben?”


“Estağfurullah efendim, tek amacım işteki huzuru kaçırmamak. Sorun değil yani.”


Koordinatörümüzün bakışları dinginleşti, takdir edercesine omzumu sıvazladı. Kendimi tutamayıp sırıttım ve yan gözle durumu anlayan Mert’e baktım. Telaşını gizlemeye çalışarak yanımıza geliyordu. Aylardır bu anı beklediğim için her ne kadar kahkahalara boğulasım gelse de biraz daha dayanmalıydım.


Birkaç dakika içinde ibreler tersine dönmüş, yanımda dikilerek ellerini önünde bağlayan ve azar yiyen kişi Mert oluvermişti. Titremesinin sebebini üşüdüğüne bağlasa da talih benden yanaydı, sahiden geçenlerde hastaneye gitmiş ve akabinde birkaç gün işe gelememişti. Neyse ki koordinatörümüz bunun sebebinin soğuk algınlığı olduğunu bilmiyordu. Ne derse desin kendini inandıramadı, koordinatör de birkaç hafta dinlenmesi için ona izin vereceğini söyledi. Yanımızdan uzaklaşan adamı keyifle izlerken Mert beni itekledi.


“Ne yaptığını sanıyorsun sen?”


“Senin en başından beri yaptığını… N’oldu, hoşuna gitmedi mi?” Kaşlarımı çatıp hafifçe koluna vurdum. “Öyle pısırık pısırık durmaya devam edeceğimi mi sandın it herif?”


Yılanlık yapmaya alıştığından halden anlamayı da bırakmıştı tabii. Eğer suç üzerime kalsaydı direkt kovulacağımı algılayamıyordu. En azından o uzaklaştırılmakla yetinecekti. Biz bir köşeye çekilip didişirken, koordinatör ansızın dibimizde bitti. Bu sefer az öncekinden daha öfkeliydi.


“Utanmıyor musunuz yalan söylemeye? Protokolden biri dökmüş şarabı, gelip özür dilemese birbirinizin kuyusunu kazmaya devam edecektiniz. Hiç iş ahlakınız yok mu sizin? Defolun gözüm görmesin ikinizi de!”


Çok değil on dakika sonra üzerimizde üniformamız, elimizde ceketimiz; şen kahkahaların ve zengin iş insanlarının cirit attığı mekanın önünde sudan çıkmış balık gibi kalakaldık. Resmen ikimiz de şutlanmıştık. 


“Sen dökmemiş miydin şarabı lan?”


Huysuz bir şekilde bana baktı. “Hayır, öyle görünce panikleyip sana itelemiştim.”


“Şerefsiz herif…” diye mırıldandım. “Senin yüzünden kovulduk en sonunda.”


Bir süre sindirmeye çalışarak sustuk. Sessizliğe dayanamayıp “Ne yapalım?” dediğimde saçlarını karıştırıp derin bir nefes aldı.


“Ne yapacağız, gel bir işkembe gömelim bari. Sabahtan beri oraya buraya koşturacağız diye midemiz sırtımıza yapıştı.”


Eh, gidecek daha iyi bir yerim yoktu. Ben de günü, baş düşmanım ile bir işkembecide zenginlere söverek bitirmeyi makul buldum. 


“Gömelim madem.”


Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin

Dergi Üstü Kitap Kulübü'ne

Katılmak ister misiniz ?

bottom of page