top of page

Çilekler Ekşi Olur

8 Ağu
2 dakikada okunur

Pazar arabasının bir tekeri kırıksa, bu yola devam etmemek için engel değildir. Sağ

elim kalem tutmayı öğrenirken annemden böyle bildim. Pabucumun altında tazecik

çiçekleri ezerken onu takip ettim. İlk günler onların o halini görünce yüreğimi hüzün

kaplardı. Ertesi gün vicdan azabımı dindirmeye çalışırdım. Sonraki günler ise gözüm,

büktüğüm boyunlarına bile ilişmezdi.


Pazara geldiğimizde annemin ceketini sıkı sıkı tutardım. Beni kaçırıp kazanlarına

atmak için fırsat kollayan bu koca devlerden saklanırdım. Gözlerimi kaçırarak…

Tadımın ne kadar güzel olduğunu bildikleri için gülümseyerek yanaklarımı sıkarlardı.

Çillerime dokunurlardı. O zamanlar daha var olmayan çillerime…


Babamın anlattığı gibi cüceler de vardı orada. Hepsinin elinden de bir prenses

tutardı. Fareli köyün kavalcısı kavalını çalmaya başladığında ise devlerin birkaçı ona

koşardı. Bazıları bomboş ellerle bazıları da içinde ne olduğunu bilmediğim poşetlerle

geri dönerlerdi. Herkesin aynı yöne giderek yaptığı bu arayış o zamanlar benim için

en büyük eğlence kaynağıydı.


O gün yine haftalardır hafızamdan atamadığım bir şeyi görmüştüm. Kocaman pulları

olan kırmızı bir top. Hayır top kadar büyük değildi. Baş parmağımdan biraz büyüktü.

Ay gibiydi ama ay da değildi. Her şeye rağmen çok güzeldi ve hiçbir şeyi istemediğim

kadar onu istedim. Ceketinden çekiştirdim. İlk seferler beni umursamadı. Yerden

topladığı yeşil şeyleri poşetlere doldururken çatık kaşıyla sordu.


“Ne oldu Ayşe? Ne istiyorsun gene?”


Parmaklarımla işaret etmenin ayıp olduğunu biliyordum ama umursamayacak kadar

da heyecanlıydım. Tüm sevincimle onu gösterdim. İlk başta göremedi.


“Oyalama beni” diyerek kızdı.


“Hayır anne, o değil! Bak, bak orada işte!”


Görmüştü. Bunu anlayınca daha yüksek sesle bağırdım.


“Ondan al anne! Ondan istiyorum!”


Onun o anki yüz ifadesini hatırlamıyordum. Yıllar üzerini tozlu sayfalarla kapatalı çok

olmuştu. Zaman bana bunu unutturmuş olabilirdi ama hayalini kuramayacağım kadar

yabancı da değildi. Tıpkı hisleri gibi.


Bu sefer yanımda bir pazar arabası yoktu çünkü bir tekeri kırıksa bu yola devam

edememek için büyük bir engeldir. Ceketimden beni sıkı sıkı tutan parmaklar ile

yürüdükçe geçmişi kokladığım taş sokakta kaybolmamaya çalıştım. Müthiş bir insan

kalabalığı; ihtiyar, çocuk demeden arsızca birbirini eziyordu. Ara ara şahit olduğum

ceplerden diğer ceplere aktarılan cüzdanlarla daha temkinli davranmaya başladım.O

sıra sol kolumda bir sıcaklık, temas hissettim. Yüzünün nuru gitmiş yaşlı bir kadın

beni durdurmuştu. Sağ kolumu işaret etti.


“Hayırdır kızım ne oldu koluna? Kırılmış.Bir yerden mi düştün yoksa? Yazık yavrum

dikkat et kendine.”


“Evet, merdivenlerden düştüm.”


“Boğazında kızarmış, parmak izleri var. Çok sert düşmüşsün belli.”


Eşarbımı boğazıma daha çok sardım.


“Evet, yüksekti biraz. Canımı çok yaktı.”


“Yürüdüğün yola iyi bak kızım. Koru kendini.”

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin

Dergi Üstü Kitap Kulübü'ne

Katılmak ister misiniz ?

bottom of page