Çilekler Ekşi Olur
Pazar arabasının bir tekeri kırıksa, bu yola devam etmemek için engel değildir. Sağ
elim kalem tutmayı öğrenirken annemden böyle bildim. Pabucumun altında tazecik
çiçekleri ezerken onu takip ettim. İlk günler onların o halini görünce yüreğimi hüzün
kaplardı. Ertesi gün vicdan azabımı dindirmeye çalışırdım. Sonraki günler ise gözüm,
büktüğüm boyunlarına bile ilişmezdi.
Pazara geldiğimizde annemin ceketini sıkı sıkı tutardım. Beni kaçırıp kazanlarına
atmak için fırsat kollayan bu koca devlerden saklanırdım. Gözlerimi kaçırarak…
Tadımın ne kadar güzel olduğunu bildikleri için gülümseyerek yanaklarımı sıkarlardı.
Çillerime dokunurlardı. O zamanlar daha var olmayan çillerime…
Babamın anlattığı gibi cüceler de vardı orada. Hepsinin elinden de bir prenses
tutardı. Fareli köyün kavalcısı kavalını çalmaya başladığında ise devlerin birkaçı ona
koşardı. Bazıları bomboş ellerle bazıları da içinde ne olduğunu bilmediğim poşetlerle
geri dönerlerdi. Herkesin aynı yöne giderek yaptığı bu arayış o zamanlar benim için
en büyük eğlence kaynağıydı.
O gün yine haftalardır hafızamdan atamadığım bir şeyi görmüştüm. Kocaman pulları
olan kırmızı bir top. Hayır top kadar büyük değildi. Baş parmağımdan biraz büyüktü.
Ay gibiydi ama ay da değildi. Her şeye rağmen çok güzeldi ve hiçbir şeyi istemediğim
kadar onu istedim. Ceketinden çekiştirdim. İlk seferler beni umursamadı. Yerden
topladığı yeşil şeyleri poşetlere doldururken çatık kaşıyla sordu.
“Ne oldu Ayşe? Ne istiyorsun gene?”
Parmaklarımla işaret etmenin ayıp olduğunu biliyordum ama umursamayacak kadar
da heyecanlıydım. Tüm sevincimle onu gösterdim. İlk başta göremedi.
“Oyalama beni” diyerek kızdı.
“Hayır anne, o değil! Bak, bak orada işte!”
Görmüştü. Bunu anlayınca daha yüksek sesle bağırdım.
“Ondan al anne! Ondan istiyorum!”
Onun o anki yüz ifadesini hatırlamıyordum. Yıllar üzerini tozlu sayfalarla kapatalı çok
olmuştu. Zaman bana bunu unutturmuş olabilirdi ama hayalini kuramayacağım kadar
yabancı da değildi. Tıpkı hisleri gibi.
Bu sefer yanımda bir pazar arabası yoktu çünkü bir tekeri kırıksa bu yola devam
edememek için büyük bir engeldir. Ceketimden beni sıkı sıkı tutan parmaklar ile
yürüdükçe geçmişi kokladığım taş sokakta kaybolmamaya çalıştım. Müthiş bir insan
kalabalığı; ihtiyar, çocuk demeden arsızca birbirini eziyordu. Ara ara şahit olduğum
ceplerden diğer ceplere aktarılan cüzdanlarla daha temkinli davranmaya başladım.O
sıra sol kolumda bir sıcaklık, temas hissettim. Yüzünün nuru gitmiş yaşlı bir kadın
beni durdurmuştu. Sağ kolumu işaret etti.
“Hayırdır kızım ne oldu koluna? Kırılmış.Bir yerden mi düştün yoksa? Yazık yavrum
dikkat et kendine.”
“Evet, merdivenlerden düştüm.”
“Boğazında kızarmış, parmak izleri var. Çok sert düşmüşsün belli.”
Eşarbımı boğazıma daha çok sardım.
“Evet, yüksekti biraz. Canımı çok yaktı.”
“Yürüdüğün yola iyi bak kızım. Koru kendini.”

Yorumlar