google-site-verification=MsgMqcKFjwlpx05wCcq_z9-QDrsvlOsnot5mdpZkrB8
top of page

Kadınlar Ülkesi: Yazılmış En Başarılı Feminist Manifestolardan Biri

Charlotte Perkins Gilman’dan ilk defa bir eser okuyordum ve cahilliğime verin, ismini bile ilk defa duymuştum. Kitaba başlar başlamaz o akıcı, yalın ve olağanüstü gözlem becerisine hayran kaldım. Kitabı bir çırpıda bitirdim ve şu ana kadar bu yıl içinde okuduğum en iyi kitap ilan ediyorum.


Her zaman kadın başkarakter yazan erkek yazarlarla, erkek başkarakter yazan kadın yazarları çok takdir etmişimdir. O farklı ruhlara yaklaşabilmenin ne kadar zor olduğunu düşünmüşümdür. Charlotte Perkins Gilman, aynı zamanda güçlü bir toplumsal gözlemci olduğundan, üç ayrı erkek karakteri inanılmaz bir gerçekçilikle yansıtmış. Biraz size Charlotte Perkins Gilman’dan bahsetmek isterim. Ataerkil yapının devam ettiği ama artık sorgulanmaya da başlandığı bir dönemde doğmuş olan yazarımız, hem yaşamı hem de özellikle Kadınlar Ülkesi ile sisteme başkaldıran bir profil çiziyor.


İlk eşi ressam Walter Stetson’la yaptığı olağan evlilikten bir kız çocuk doğuruyor ve eşinin ılımlı yaklaşımına rağmen “annelik” sorumluluğu altında eziliyor. Büyük bir depresyon dönemine sürüklenen yazarımızın doktoru ise tahmin edebileceğiniz üzere bir erkek ve Charlotte’a “Dinlenmelisin, bu süreçte yazmamalısın” diye öğüt veriyor. Bu ruh hâli de onu Sarı Duvar Kâğıdı adlı öyküyü yazmaya itiyor. Daha sonra Charlotte Walter’dan ayrılıyor ve çalışmalarını destekleyen George Houghton Gilman ile evleniyor; Kadınlar Ülkesi’ni yazma cesaretini ve ilhamını da tam o zamanda yakalıyor diyebiliriz.


Kadınlar Ülkesi’nde çizdiği üç erkek karakter, o dönemde karşılaştığı erkeklerin en uç hâlleri gibi duruyor; ama buna rağmen yazar, bu karakterleri karikatürize bir yapıdan oldukça uzakta tutmayı başarıyor. Jeff, kadınlara saygı duyan ama onları korunması gereken varlıklar olarak gören biri. Terry ise kadını fethedilmesi gereken, kocasına saygı göstermesi ve çoğunlukla pasif davranması gereken bir canlı olarak görüyor. Kitabın anlatıcısı olan Van ise daha anlayışlı ve daha gözlemci bir noktada duruyor.


Bu üç karakter bir gün, Amazonların ardında efsaneleşmiş bir Kadınlar Ülkesi’ni ziyaret ediyor. Başta hiçbiri böyle bir yerin gerçekten var olduğuna inanmıyor; hepsi bunun bir şehir efsanesi olduğunu düşünüyor. Ama daha sonra bu üç adam Kadınlar Ülkesi’nde tam olarak bir yıl geçiriyor. Kadınlar Ülkesi’ni bilimkurgu eseri yapan temel detay ise oradaki kadınların doğum süreçlerine ilişkin mucizevi anlatım. Charlotte burada Meryem Ana figürünü adeta yalnızca kadın doğuran bir kadın arketipine dönüştürüyor.


Ama düşünce deneyi burada sonlanmıyor. Eğer kadınlar iki bin yıl boyunca kendi kendine döllenip yalnızca kadın doğuruyor ve erkeklerle hiç temas hâlinde olmuyorsa, kadına atfedilen kıskançlık, histeri, huzursuzluk, dengesizlik ve boyun eğme güdüsü de yerini özgürleşmiş, ortak bir amaç uğruna sürekli gelişen, çocukların ağlamadığı, kadınların utanmadığı bir ütopyaya bırakıyor. Sizi bilmem ama eğer Kadınlar Ülkesi gerçek olsaydı, Charlotte’un düşündüğüne yakın bir topluluk olurdu diye düşünüyorum.


Bence Kadınlar Ülkesi’ni kendi döneminde değil de 2026’da okumanın daha da etkili bir yanı var. Çünkü bulunduğumuz çağ, hâlâ ne kadar ataerkil yapı barındırsa da, bu yapının ciddi biçimde kırıldığı ve kadınların daha fazla hak sahibi olduğu bir dünyaya doğru ilerliyor. O üç erkek Kadınlar Ülkesi’nde uyum sağlamaya çalışırken, ya da Terry özelinde bunu başaramazken, modern dünya erkeği de Kadınlar Ülkesi’ndeki kadınlara daha yakın duran modern kadına uyum sağlamaya çalışıyor. Kadın artık “hayır” deme özgürlüğüne sahip. Utanç duygusuyla değil, edep duygusuyla yaşayan bir insan olabiliyor.


Kadınlar Ülkesi’ndeki annelik kavramı da doğrudan Charlotte’un yaşadığı hamilelik sürecine ışık tutuyor. Çevresi erkeklerle çevrili bir yazar olarak, “Eğer çocuğumu böyle bir ülkede doğursaydım ne olurdu?” diye sormadan edememiş gibi geliyor bana. Bence bu noktada modern kadın, Kadınlar Ülkesi’ndeki kadınlardan ayrılıyor. Bunun sebebi de maalesef “çocuk da yaparım kariyer de” formülünün, hâlâ izleri süren patriyarkada tam anlamıyla işlememesi. Bunun sebebi de erkeklerin beklentileri. Bin yıllardır kadına yüklenen rollerin bir anda yok olmasının ne kadar zor olduğunu, Charlotte bize aslında Kadınlar Ülkesi’nin kuruluşundaki ilk yıllarda da gösteriyor.


Diğer taraftan yazar, Kadınlar Ülkesi ile üç erkeğin geldikleri dünya arasındaki farkları anlatırken sisteme sürekli cevap verilmeyen sorular yöneltiyor. Beni en çok etkileyenlerden biri de kadının önce babasının soyadını, sonra da eşinin soyadını almasının mantıklı bir tarafının olup olmadığıydı. Bu o kadar uzun zamandır böyleydi ki, kimse bunun gerçekten mantıklı olup olmadığını sormuyordu bile.


Yazıyı bir noktada toparlamam gerekirse, aşk kavramının yok oluşu beni en çok dehşete düşüren noktaydı. Evet, Kadınlar Ülkesi’ndeki düzende bunun kaçınılmaz olduğunun farkındayım; ama yine de bu kadınların iki bin yıllık evrimin sonunda aşkı yaşayamıyor oluşlarına üzüldüm. O anlamda Ellador’un Van ile birlikte gitmesini bir aşk olarak yorumlayabilirim; ama bu, Van’ın bahsettiği gibi ve bizim bildiğimiz gibi bir aşk değil. Daha ilahi, daha arınmış, ama bir yandan da bizim doğamıza daha uzak bir aşk.

Yorumlar


Dergi Üstü Kitap Kulübü'ne

Katılmak ister misiniz ?

bottom of page