Kendi Sesinin Saati
Bir sesin duyulmasıyla ona kulak verilmesi arasında, üzerinde pek durmadığımız bir mesafe var. Ses, ait olduğu bedenden ayrılıp başka bir kişiye ulaştığında yalnızca bir işitme meselesi olmaktan çıkıyor. Başka birine ulaşmasıyla ses, dinleyenin yaşamıyla kesişip onun isyanına ortak oluyor. Ardından ilk sahibine geri dönüyor. Sanki insanın kendisini dinleyebilmesi için önce başka birinin hayatına kulak vermesi gerekiyor. Bir başkasının sesine kulak vermek, insanı kendi sesini duyacağı saate yaklaştırır mı ?
Deborah Levy'nin Ağustos Mavisi'nde Elsa, kendisine benzeyen bir kadınla aynı düşünce balonunu birlikte şişiriyorlar. Atina'da oyuncak at satan bir tezgahta, atı satın alan kadını kendi ikizi olarak düşünmeye başlıyor. Kadında kendi sesinin yankısını, kendisine ait bir ruh hali ya da kendisinden bilgili olma ihtimaline karşı korku duyuyor. Ruh ikizi dediği kadını gördüğünde, kendi isyanını hissedercesine onu tanıyor. Dünyanın neresine giderse gitsin, kadının peşinden gelerek yakalıyor. Çünkü aynı şeyi istiyorlar.
Bayağı Guguk kuşunun dalların arasından izlediği manzara da burada değişiyor. Bir başkasında kendi sesini duymak, üstelik onun hayatında, kendisine anlattığından çok daha fazlasını dinlemek, insanın kendi sesini duyabilmesinin bir yolu olabilir mi ? Oyuncak atları kendi sesini duyabilmesi için bir yol olarak gören Elsa, atları satın alan kadını takip ediyor. Atı kendisine ait görüyor. Geri vermesini istiyor. Elsa'nın ikizi gördüğü kadındaki oyuncak atı ele geçirme cesaretini gösterirken kadın hakkında düşünmek, kendi içinde tanıdık biriyle, hafiften gizemli gelen, son derece dikkatle dinleyen biriyle geçirdiği vakit, tüm isyanlarını konuşma fırsatına dönüşüyor. Kendisine benzeyen kadının hayatına kulak verdikçe, kendi içinde söyleyemedikleriyle ve haykıramadıklarıyla karşılaşıyor. Dikkatle dinleyen kadının varlığında, ilk kez, kendi isyanına ses verebileceği bir alan buluyor. Kovalamacanın içinde farkında olmadan, sesinin attığı kulaçlarla, kendisi için hayal ettiği adaya yüzmüş gibiydi.
İnsan belki de kendisini anlatabilmek için önce kendisine benzeyen birini bulmakla yetinmez, kendisini dinleyebilecek birine de ihtiyaç duyar. Kendi isyanını başka birinde tanımak, insanın uzun süredir içinde taşıdığı ama dile getirmediklerini konuşabilmesine imkan veriyor. Bir başkasının hayatına kulak vermek, kendi hayatımızda susturduğumuz sesleri de açığa çıkarıyor. Belki de insan kendi sesini duyacağı saate, başka birinin sesinde kendisine rastladığında yaklaşıyor.
Bayağı Guguk, başkasının yuvasına bırakılan oyuncak atın hikayesini bilir. Fakat kendi sesini başka kuşların arasından duyabilmesi, ona ait olan sesi tanıdığı anlamına gelir mi ? Kendi sesini duyma saati geldiyse, tanımanın bir yolunu bulur.

Yazılarını daha çok okumak istiyorum ya hepsi harika🤎