Sahne, Tarih ve Yoksulluk Üzerine
- Bahriye Oğuz
- 19 Mar
- 1 dakikada okunur

Tiyatro sahnesinde Shakespeare, Çehov ya da Ibsen olduğunda, dekorun ve kostümün ait olduğu tarihsel döneme sadık kalınması beni her zaman mutlu etmiştir. Bu sadakat, yalnızca estetik bir tercih değildir; metne, yazara ve insanın kendi zamanındaki hakikatine duyulan bir saygıdır. Sahne, böyle kurulduğunda bir bağlam sunar; seyirci nerede durduğunu, neye baktığını bilir.
Beckett ve Ionesco bu mutluluğu büktü. Zamanı gevşettiler, mekânı soyuttular, anlamı yerinden oynattılar. Yine de onları sevmeye başladım. Çünkü orada sahne, tarihsel bir çerçeve olmaktan çıkıp zihinsel bir alana dönüştü. Artık soru “hangi çağdayız?” değil, “insan neyin içinde sıkışıp kalmış durumda?” idi.
Grotowski ise her zaman bilincimi altüst etti. Kimi zaman onunla tamamen aynı yerde durdum, kimi zaman bütünüyle karşısında. Çünkü onun bakışı bir yorum değil, bir dayatmaydı: Sahne yoksullaşmalıydı. Ama bu yoksulluk eksiklik değil, bilinçli bir soyunmaydı.
Burası sahne diye ayrılmalıydı.

Önceden hazırlanmalı, üzerine bir şey eklenmemeliydi.
Çünkü eklemek değil, kaldırmak gerekiyordu.
Önce nesneler çekildi.
Sonra ışıklar ve kostümler.
Sözcüklerin çoğu eksildi
ve geriye kalan kaçamayan insandı.
Her eksilen nesneyle birlikte insanın ağırlığı arttı.
Geriye kalan, insanın kendisiydi:
örtüsüz, mesafesiz, ertelenemez.
Oyuncu yapayalnız kalmış hâliyle sahnede durur
ve seyirci onun bu çıplak hâline tanıklık eder.
Artık saklanacak bir dönem, sığınılacak bir dekor yoktur.
1960–1970 yıllarında bu yaklaşım sanatta bir başkaldırı gibi görünüyordu. Tarihe, biçime, geleneğe karşı sert bir itirazdı. Bugün, 2026’da ise bu dil şaşırtıcı biçimde güncel. Çünkü artık yalnızca tiyatronun değil, modern sanatı da aşan psikodramanın, beden temelli çalışmaların ve insan merkezli yaklaşımların kabul edilmiş bir ifadesi hâline geldi.
Grotowski’nin sahnesinde kalan şey şudur:
bir ömür boyunca,
en az araçla,
en ağır yükün taşınmış olduğu varlık.
İnsan.




Yorumlar