The Hours - Her Kadının Mutlaka İzlemesi Gereken Başyapıt
- J.
- 31 Mar
- 2 dakikada okunur
Michael Cunningham’ın Pulitzer ödüllü romanından beyaz perdeye uyarlanan ve Oscar sezonunda Chicago gibi güçlü bir yapıtla yarışan bu film, yüzeyde üç kadının hikâyesini anlatıyor gibi görünse de aslında tek bir sorunun etrafında dönüyor: Bir kadın gerçekten kendi hayatını mı yaşar, yoksa ona öğretilmiş olanı mı sürdürür?
Filmin merkezinde Virginia Woolf var; ancak bu merkez sabit değildir, aksine genişleyerek diğer kadınların hayatına sızar. Woolf’un kadını anlama becerisi ve yaşadığı dönem için, maalesef bugün bile hâlâ riskli sayılabilecek fikirleri, film boyunca yalnızca ilerler. Mrs Dalloway etrafında kurulan bu anlatı, 1920’lerden 1950’lere ve oradan modern zamana uzanan üç farklı kadının hayatını birbirine bağlarken aslında tek bir duygunun farklı zamanlardaki yankısını gösterir; öğretilmiş çaresizlik.
"Hiç istemediğim ve talep etmediğim bir kasabada yaşıyorum."

Virginia Woolf’un mutsuz olduğu kasabada yazmaya çalışmasıyla başlayan bu hikâye, 1950’lerin dayattığı ultra feminen ev hanımı kimliğinin içine hapsolmuş bir kadının Woolf’la kurduğu görünmez bağ üzerinden ilerler ve modern dünyada daha özgür olduğu varsayılan bir kadının hayatında yeniden karşılık bulur. Özellikle 1950’ler hattı, “ideal kadın” kavramının ne kadar kırılgan ve baskılayıcı olduğunu gösterir, ama aynı zamanda bir anne olmanın toplumsal baskıların dışında bile ne kadar önemli ve güçlü olduğunu da vurgular. Bu yönü filmi daha gerçekçi kılar
Filmin en güçlü yanlarından biri de oyunculuklarıdır. Kidman’ın Woolf yorumu bastırılmış bir zihnin dışavurumu gibidir; Moore’un performansı kusursuz görünen bir hayatın içten içe nasıl çürüyebileceğini gösterir; Streep ise modern kadının görünmez yorgunluğunu taşır. Ed Harris’in canlandırdığı Richard karakteri ise bir kadının bir erkeğin hayatı üzerindeki etkisini en kırılgan haliyle ortaya koyar.
The Hours izleyiciyi rahatlatan bir film değildir. Aksine izledikçe insanın kendi hayatına dair küçük ama rahatsız edici farkındalıklar yaratır. Sanki bir kadının yazdığı metin başka bir kadının hayatına sızar ve onu geri dönülmez bir şekilde değiştirir. Bu yüzden film bir hikâye anlatmaktan çok bir yüzleşme sunar. Belki de Türkiye’de bu kadar az bilinmesinin sebebi tam olarak budur; kolay tüketilecek bir anlatı sunmaması ve romantize edilecek bir dünya kurmamasıdır. Ancak tam da bu nedenle önemlidir.
The Hours kadın olmayı yüceltmez, süslemez ya da kurtarmaz. Onu olduğu gibi gösterir karmaşık, baskı altında ve çoğu zaman görünmez bir mücadele olarak. Bu yüzden her kadın mutlaka bu başyapıtı izlemelidir.







Yorumlar