Toplumsal Olarak Değiştik
- J.
- 19 Mar
- 2 dakikada okunur
Ve kimse bunu itiraf etmek istemiyor
Eskiden hangi aileye, ülkeye, dil ile doğdumuz, din ile kutsandık, toplumun kuralları altında doğudumuzu konuşurken bu artık post modern insanın kimliğini belirleyen detaylardan ibaret. Post modern insan artık daha çok kendini tüketerek dönüştüğü kimlikle tanımlıyor;
Artık kimse “Ben Ankaralıyım, ben Karadenizliyim, ben şu ailedenim” demiyor.
Onun yerine “ben hangi estetiğin içindeyim, hangi yaşam tarzını temsil ediyorum, hangi tüketim pratikleri beni ben yapıyor?” soruları dolaşıyor. Kimlik sabit bir gerçeklik olmaktan çıktı; hızla değişebilen, güncellenebilen, algoritmalarla bile şekillenebilen bir kişisel projeye dönüştü.
Ve tam burada Bauman’ın akışkan modernite dediği yeni insan hâli devreye giriyor. Bauman’a göre modern hayat artık katı değil; dağılgan, geçici, yönünü sık sık değiştiren, su gibi akıp giden bir düzende yaşıyoruz. Dün olduğumuz kişi bugün çözülebiliyor, bugün kurduğumuz kimlik yarın yerini başka bir estetik akıma bırakabiliyor. Bauman’ın “akışkan” dediği şey tam olarak bu: kimliğin artık sabit bir zeminin üzerinde durmaması, sürekli yenilenen bir benlik inşasına dönüşmesi. Post-modern insan kendini bir yere ait hissederek değil, sürekli yeniden tanımlayarak var ediyor; bu yüzden kimlik bir kader değil, durmadan güncellenen bir versiyon hâline geliyor. Tükettiği ürünler, dahil olduğu kültürler, çevrimiçi akışlarda karşısına çıkan trendler onun kimliğini belirliyor; çünkü akışkan modern dünyada hem kimlik hem de bu kimliği oluşturan semboller kalıcı değil, geçici ve hızla değişen yapılardan oluşuyor.

Bu yüzden bugünün insanı bir kimliği “edinmiyor”; bir kimliği “sürdürüyor”. Kendini sabitlemek yerine, kendi benliğini her gün yeniden kuruyor. Bauman’ın ifadesiyle modern hayat artık bizi köklere değil, akışlara bağlıyor. Kimlik, bir yere ait olmanın değil, sürekli hareket hâlinde olmanın adı hâline geliyor. Artık kim olduğumuzun geçmişle değil; bugün seçtiğimiz estetiklerle, bugün tükettiğimiz anlamlarla, bugün dahil olduğumuz akışlarla belirlendiği bir çağdayız.
Bu akışkanlık bize insanın asıl amacı olan aidiyet hissiyatını bir türlü yakalayamamasına sebep oluyor ve insan sürekli yalnız hissediyor. Çünkü kimliğin sürekli değişebildiği, her gün yeniden kurgulandığı bir dünyada, “ev” dediğimiz içsel mekân da stabil kalamıyor. Kendimizi tanımlamak için seçtiğimiz her estetik, her yaşam tarzı, her tüketim pratikleri yalnızca kısa bir süreliğine anlam sunuyor; sonra yenisi geliyor. Bu döngü kesintisiz devam ederken insan, hiçbir seçiminin kalıcı bir yuva olamayacağını fark ederek daha da köksüz hissediyor.

Aidiyet, doğası gereği süreklilik ister. Bir yere, bir topluluğa, bir geleneğe, bir insana bağlanmanın verdiği o içsel tamlık hâli, akışkan dünyanın geçicilik mantığıyla uyuşmuyor. Bugünün insanı bir şeye bağlanmak istese bile, “ya yarın bundan sıkılırsam?” ihtimali zihninin arka planında sürekli yankılanıyor. Bu nedenle her bağlanma girişimi, daha başlamadan kendi sonunu hazırlayan bir tedirginlik taşıyor. Ve bu tedirginlik, insanın kendi iç sesini bile duyamadığı bir gürültüye dönüşüyor.
Dahası, kimliğin bu kadar bireyselleşmiş olduğu bir çağda aidiyetin kolektif doğası zayıflıyor. Aidiyet, yalnızca “ben kimim” sorusuna verilen yanıtla değil, “biz kimiz” sorusuna duyulan ihtiyaçla da beslenir. Fakat akışkan kimlik, insanları birbirlerine yakınlaştırmak yerine, sürekli ayrı estetik adacıklara savuruyor. Herkes kendi seçtiği mikro-kültüre sığınıyor ama bu kültürlerin çoğu yüzeysel, geçici ve bağlayıcılıktan uzak. Sonuçta insan, kalabalıkların içinde dolaşırken bile birbirine değemeyen yalnız gezegenlere dönüşüyor.




Yorumlar